Rifat Bali

NOTE: To use the advanced features of this site you need javascript turned on.

Orhan Pamuk Ve Nobel Edebiyat Ödülü Üzerine Print E-mail

RIFAT N. BALİ

Virgül - Aralık 2006 Sayı 102

Orhan Pamuk'un edebiyat dalında Nobel Ödülü'nü kazanması üzerine Türk basınında yayınlanan yorum yazılarının toplam sayısı herhalde binler mertebesinde gezinmekte, benim okuyabildiklerimin sayısı ise yüz civarında. Bu yazıların önemli bir kısmında, Pamuk'un 2005 yılında İsviçreli bir gazeteciyle yaptığı mülakatta sarf ettiği malûm sözlerinin ödülü almasında etkili olduğu ileri sürülmekte, diğer kısmında ise salt edebî değeri nedeniyle ödüle lâyık olduğu savunulmakta, bireysel bir başarı "milliyetçilik" ve "cemaat" kalıpları içinde değerlendirilip Türkiye'nin ve Türk halkının elde edilmesinde katkıda bulunduğu kolektif bir başarı olarak değerlendirilmekte. Son derece önemli ve ciddi bir konuyu derinlemesine tahlil etme yerine Pamuk'u bayağı bir üslûpla eleştiren veya basmakalıp yavan cümlelerle savunan bu tür yazılar arasında sadece Hilmi Yavuz ve Milliyet gazetesi ekonomi yazarı Osman Ulagay yerinde tespit ve tahlilleriyle dikkat çekmekte. Hilmi Yavuz, Frankfurt Kitap Fuarı'na yaptığı geziyle ilgili izlenimlerini aktardığı yazısında Türk yazarların eserlerini Batı dillerine kazandırma amacıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın başlattığı ‘Türk Edebiyatının Dışa Açılması' projesisi överken "yazar temsilcisi"nin işlevine şöyle dikkati çekmekte:

Batı'da yazar ve şairlerin bağlı oldukları ajanslar vardır ve özellikle ABD'de 'Literary Agent' kurumu, son zamanlardaki gelişmelerde de görüldüğü gibi, son derece etkindir. Kültür Bakanlığı, sadece Türk şair ve yazarlarının yurtdışındaki itibarlı yayınevleri ile ilişki kurmalarını sağlamak üzere, mutlaka ve mutlaka, birkaç yabancı 'literary agent'la anlaşmalar yapmalı ve yabancı yayınevlerinin, bu 'literary agent'lar aracılığı ile Türk yazar ve şairlerine yönelmelerini sağlamalı; Türk yazar ve şairlerinin tanıtılması, haklarında yazılar yazılması, ünlü ve itibarlı dergilerde kapak konusu olmaları, onlar vasıtasıyla mümkün kılınmalıdır.

Unutmamalı: Orhan Pamuk'un milletçe kutladığımız bu büyük başarısında, onun için yıllardan beri sonsuz bir gayretle çalışan 'literary agent'i Andrew Wyley'in [soyadı yanlış yazılmıştır, doğrusu Wylie'dir. RNB] rolünü göz ardı etmemek gerekiyor. Pamuk'la birlikte, bu 'meçhul' ama gerçek kahramanı da kutlayıp teşekkür etmek, görevimizdir...

Osman Ulagay ise, Pamuk'un başarısının gerisinde yazarın Batı'yı anlamaya çalışmasının, Batı'da kullanılan yöntemler ile düşünce tarzını benimsemesinin, bir "Türk" gibi değil, bir Batılı olarak davranmasının yattığını belirtmekte.

Amerika'da Önemli Bir Kurum: Yazar Temsilcisi

Nobel ödüllerinin açıklandığı 12 Ekim 2006 tarihinden bu yana yayınlanan yazılardan hiçbirinde Yavuz ve Ulagay'ın üstünde durdukları bu noktalar dikkate alınmadı. Halbuki kitap yayıncılığının devasa boyutlara ulaştığı, kitabın "çabuk sarf edilen bir tüketim ürünü" olarak kabul edildiği bir piyasada tanıtım son derece ciddi bir iştir. Her yıl on binlerce yeni kitabın piyasaya sürüldüğü Amerika'da, aynen süpermarketlerde olduğu gibi, bir kitabın emsal ve rakiplerinin arasından sıyrılıp rafların ve vitrinlerin en göz alıcı yerlerinde tüketiciye sunulması, binlerce dergi ve gazetelerin en önde gelenlerinde kitabı tanıtan/eleştiren inceleme yazılarının yayınlanması maharet isteyen bir iştir. Bunu başarabilmek için, Hilmi Yavuz'un da belirttiği gibi, yazarın kendisini lâyıkıyla temsil edecek bir temsilci ile birlikte çalışması şarttır. Yazar temsilcisi, haklarını temsil ettiği yazar adına en iyi şartlarda telif anlaşması imzalamak için yayınevleriyle, eser şayet sinema sanayini ilgilendirebilecek bir eser ise, film hakları için film yapımcılarıyla müzakere eder, yazarın medya ile ilişkilerini yönetir, yabancısı olduğu bir piyasada yayınevi ve okurların ne tür ürünler istedikleri konusunda yazarına danışmanlık hizmeti verir.

"Yazar temsilcisi" kavramı Türk entelektüel entelijensyası için son derece yabancı bir kavram zira Türkiye, telif ücretleri ve satış rakamları açısından Amerika'ya kıyasla gülünç seviyelerde sürünen bir ülke. "Yazar acentası" anlamına gelen "Literary agent" teriminden türettiği, casus filmlerini çağırıştırır, "yazar ajanı" sıfatıyla basında adı geçen Barbaros Altuğ herhalde bu alandaki tek isim. Onun da son yıllarda ismi pek duyulmuyor.

Orhan Pamuk'un Temsilcisi: Andrew Wylie

Orhan Pamuk'un yazar temsilcisi, Londra ve New York'ta birer bürosu olan The Wylie Agency'nin 59 yaşındaki Harvard mezunu Başkanı Andrew Wylie. Wylie'nin temsil ettiği yazar ve kurum portföyü son derece etkileyici. Martin Ames, Salman Rushdie, Benazir Bhutto, Susan Sontag, Philip Roth, Saul Bellow, Arthur Schlesinger Jr., Jorge Luis Borges ve Italo Calvino'nun terekeleri ve The Royal Shakespeare Company, Wylie'nin müşterilerinden sadece birkaç isim. Wylie, The New York Times gazetesi ile National Geographic dergilerine de danışmanlık hizmeti vermekte. Wylie, yazar temsilcilerinin en saldırganı olarak ün yaptığından "kudurmuş köpek" ve "çakal" sıfatlarıyla anılmakta. Wylie temsil ettiği yazarların telif haklarını en iyi şekilde pazarlamada, onları piyasaya en iyi şekilde sunmada olağanüstü becerikli. Tom Clancy, Stephen King, Danielle Steel gibi "çok satanlar" kategorisinin müdavimi yazarlar yerine temsil ettiği yazarların eserlerini yayınlamaları için yayınevlerini ikna etmesiyle ünlü.

Bu tür faaliyetler Türkiye için anlaşılması ve inanılması imkânsız faaliyetler. Türkiye'nin tek "yazar ajanı" Barbaros Altuğ'un, temsilciliğini üstlendiği yazarlar adına yayınevleriyle daha iyi telif ve tanıtım şartları elde etmek için müzakereye girmesinin yadırgandığı, yayınevlerinin portföylerine kattıkları ünlü yazarlar için yüksek bütçeli reklam kampanyalarına girişmelerinin "doğru mu, yanlış mı?" türünden garip tartışmalara yol açtığı bir ülkede "yazar temsilcisi"nin ne gibi bir işleve sahip olduğu tabii ki anlaşılmamakta. İşte bu nedenle Türk basınında yayınlanan binlerce yorum yazısında Orhan Pamuk'un, başta Amerika'da olmak üzere, Batı âleminde yıldızlaşmasında çok büyük katkısı olan Andrew Wylie'den, Hilmi Yavuz dışında, kimse söz etmemekte.

Çevirmen Faktörü

Bir yabancı yazarın Batı piyasalarında hakkınca tanınabilmesi için "yazar temsilcisi" kadar önemli bir diğer aktör çevirmendir. Neticede çevirmen yazarın ruhuna uygun bir şekilde kitabı yeniden yazmakta. Bunun ne kadar zor bir süreç olduğu, çevirmenin hem Türkçeye, hem de çeviri yaptığı lisana son derece hâkim ve edebi bir üslûp sahibi olması gerektiği izaha muhtaç olmayan bir gerçek. Orhan Pamuk, bir mülakatta İngilizce çevirileri için üç ayrı çevirmenle çalıştığını açıklamakta. İlki Beyaz Kale'yi çeviren (1991) Ohio Eyalet Üniversitesi'nde öğretim üyesi Victoria Holbrook idi. Bu çeviri hem Amerikan edebiyat çevrelerince, hem de Pamuk tarafından çok iyi kabul görmesine rağmen, Holbrook, Pamuk'a sırada bekleyen hacimli ve çevirisi güç bir roman olan Kara Kitap'ı çevirmeye vakti olmadığını belirtti ve yerine Güneli Gün'ü tavsiye etti. Amerika'da doğmuş, On The Road to Baghdad (Türkçesi Bağdad Yollarında, Remzi Kitabevi, 2000) romanının yazarı olan Güneli Gün önce Kara Kitap (1994) daha sonra Yeni Hayat'ı (1997) çevirdi. Ancak Gün'ün çevirileri ne İngiltere'de, ne de Amerika'da beğenildi. Örneğin Yeni Hayat'ın çevirisi The London Times tarafından "yılın en kötü çevirisi" ödülüne mazhar oldu. Buna karşılık aynı metin American Translators Association (Amerikan Çevirmenler Birliği) tarafından "yılın en iyi çevirisi" seçildi. Bu tuhaf durum üzerine Pamuk yeni bir çevirmen aramaya koyuldu. Bir konferans sırasında tanıştığı ve halihazırda Duke Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan Erdağ M. Göknar'ı buldu. Göknar bir Türk anne ve babanın Amerika'da doğmuş çocuğuydu. Ebeveynleri evde Türkçe konuştukları için lisana hâkimdi. Göknar, Benim Adım Kırmızı'nın çevirisini üstlendi. Çeviri, Göknar'ın hocası olan Washington Üniversitesi öğretim üyelerinden Osmanlı Divan şiiri uzmanı Prof. Walter Andrews tarafından gözden geçirildi ve kitap 2001 yılında yayınlandı. Ancak Pamuk yeniden çevirmen arayışına girecekti zira Erdağ M. Göknar çeviri sürecinde hem yayınevi editörü ile tartışmalar yaşamıştı, hem de çeviriyi yaptığı tarihte doktora öğrencisi olduğundan Pamuk'un diğer kitaplarını çevirmeye vakti yeterli değildi. Orhan Pamuk karşı karşıya kaldığı bu çaresiz durumda, 1996 yılında Londra'da tanıştığı, Maureen Freely'ye çevirmeni olmasını teklif etti. Maureen Freely, soyadından da anlaşılacağı gibi, Türkiye ile ilgili gezi rehberleri, A History of Robert College, (2000), The Lost Messiah: In Search of the Mystical Rabbi Sabbatai Sevi (2004) ve Jem Sultan: The Adventures of a Captive Turkish Prince in Renaissance Europe (2005), kitaplarıyla tanınan Prof. John Freely'nin kızıydı. John Freely, Robert Kolej'in yaptığı öğretmenlik teklifini kabul ederek 1960 yılında İstanbul'a gelmişti. O tarihten bu yana İstanbul'da yaşamakta ve halihazırda Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü'nde öğretim üyesi. Kızı Maureen Amerika'da doğmasına rağmen İstanbul'da büyümüş, orta ve lise eğitimini burada yapmıştı. Victoria Holbrook gibi o da Harvard mezunuydu ve Türkçeye hâkimdi. Dahası biri Robert Kolej'de yaşanan bir hikâyeyi anlatan The Life of the Party (1985) (Türkçe çevirisi Eğlence Bitti, İletişim Yayınları, 1990) romanı olmak üzere beş romanın müellifi ve Warwick Üniversitesi İngilizce Bölümü, Yazı Yazma Programı'nın kıdemli okutmanıydı. Freely sevdiği yazarın teklifini kabul etti. Önce Kar'ı (Ağustos 2004), sonra İstanbul: Hatıralar ve Şehir'i (2005), daha sonra da Güneli Gün'ün 1994 yılında çevirdiği Kara Kitap'ı yeniden çevirdi (2006). Pamuk'un çevirmen arayışı nihayet son bulmuş, yazar aradığı ideal çevirmenini bulmuştu.

Sonuç

Orhan Pamuk'un Nobel Ödülü'ne lâyık görülmesi şaşırtıcı değil. Ancak bu ödüle mazhar olmak için, Osman Ulagay'ın da yazdığı gibi, Batı'nın piyasa koşullarını ve kurallarını çok iyi bilmek ve oyunu o kurallara göre oynamak lazım. Yıllar boyunca Yaşar Kemal'in neden Nobel Ödülü almadığı tartışıldı. Bunu tartışanlar hiçbir zaman neden Yaşar Kemal'in çeviri haklarını bir yazar temsilcisine emanet etmediği ve çevirmen olarak merhum eşi Tilda yerine neden başka birisini seçmediğini sormadılar. ‘Yaşar Kemal neden Nobel almadı?' sorusuna verilebilecek birçok cevaptan biri muhtemelen bu iki suale verilebilecek cevaplarda gizli.

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan yazarlar şayet hallerinden hoşnut iseler denebilecek fazla bir şey yok. Şayet memnun değil ve sınırların ötesine açılmak istiyorlarsa o zaman, siyasal görüşleri ne olursa olsun, ‘küreselleşme' ve ‘serbest piyasa koşulları' denilen gerçekleri gözardı etmeleri mümkün değil. Türk yazarlar, ne kadar olağanüstü bir yeteneğe sahip olurlarsa olsunlar, yurtdışına açılabilmeleri için yurtdışı piyasa koşullarını bilmeleri, anlamaları ve ona göre bir strateji belirlemeleri şart. Orhan Pamuk'un Türkiye'ye "Türk" gözüyle bakmadığı, bir şarkiyatçı merceğinden baktığı hep tekrarlanır. Bunun yerinde bir eleştiri olduğunu sananların ufku Türkiye Cumhuriyeti ile sınırlı. Pamuk'un "şarkiyatçı" bakışı onun üstünlüğü. Bu bakışı sayesinde Türk entelektüel entelijensyasının kuşatan "vasat olmak iyidir" ideolojisi zihnini esir almamış, böylece "yabancı" kalmayı başarmış ve bildiğimiz eserleri ortaya çıkarmıştır. Orhan Pamuk'un ödülü hak ettiği tartışmasız. Ancak Pamuk Amerikalı yayıncıların nasıl çalıştıklarını, dünyada var olan onlarca yetenekli yazar arasından ön saflara sıyrılabilmek için neler yapılması gerektiğini gayet iyi kavradı, dahası mükemmel birer çevirmen ve yazar temsilcisi seçti. Gölgede kalmayı tercih eden bu isimlerin büyük gayretleri sayesinde de hakkı olan ödüle kavuştu. Bunda hayıflanacak, utanılacak, eleştirilecek hiçbir şey yok. Tam aksine hem edebî dehası, hem de zekâ kıvraklığı açısından kendisini samimiyetle tebrik etmek lazım.

Kaynakça